Etiket arşivi: descartes

Varlık, felsefe ve fizik üzerine

René Descartes diyor ki:

Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim.

Kısacası düşünmek var olmaktır diyor ünlü filozof, yani düşünen şey “var”dır. Peki öyle midir, bunu nereden bilebiliriz? Var olmayanın düşünme yetisinin olmadığını neden ön kabul olarak alıyoruz? Var olmayıp da düşünebilme yetisine sahip bir “şey”den bahsedebilmemiz mümkün müdür? Bunu bilemeyiz. Çünkü var olmayan şeye ait düşünceyi edinemeyiz. O varlık var olmadığından ötürü düşüncesini bize aktaramayacak, yani fiziksel anlamda bir gözlem yapamayacağız anlamına gelir bu. O halde var olmayanın düşünemediği fikrini kabul etmek yanlış gibi bir sonuç çıkarabiliriz; ancak biz “var olanlar”, var olmayanın düşüncesine -etkileşim ve gözlem imkanımız olmadığından- erişemeyeceğimizden var olmayanın düşünebilme yeteneğine dair bir kanıya varamayız. O zaman şu savı ortaya atmak mümkün gibi: “Varlık düşüncelerini başka varlıklara aktarabildiği müddetçe vardır.”

Bu sefer iki temel sorun ortaya çıkıyor: Birincisi, varlığın var olma koşulu başka bir varlığın var olmasına bağlı. Yani bir varlık var olmalı ki ona düşünce aktarabilerek diğer varlık da varlığını ortaya koyabilsin. Bu problem fizikteki temel problemlerden birinin analojisi olabilir: Kütle nedir? Fizikte ölçebildiğimiz en önemli ve belki de tek şey “yer değiştirme”dir. Bir cisme bir kuvvet uyguladığımızda bunun birim zamandaki yer değiştirmesini ölçerek cismin hızını, ve cismin bu yer değiştirmeye karşı gösterdiği dirence bakarak kütlesini ölçebiliyoruz. Kütle dediğimiz klasik Newton yasalarınca bir cisme uygulanan kuvvetin o cismi hızlandırmasına karşı gösterdiği direnç diyebiliriz. Cismin kütlesi ne kadar büyükse cisme uygulanan kuvvete karşın hızlanması da o denli yavaş olacaktır, kütle hızlanmaya karşı bir direnç olarak karşımıza çıkacaktır. Ancak şöyle bir durum söz konusu: Diyelim ki evrende yalnız tek bir cisim var. Bu cismin kütlesinden bahsedebilmek mümkün müdür? Kütlesinin var olup olmadığını ölçmek için cisme bir kuvvet uygulayıp yer değiştirmesine bakmamız gerekiyor fakat burada yine iki temel sorun ortaya çıkıyor: birincisi, cisme kuvvet uygulamak için bizim de var olmamız gerekmekte, fakat o cisimden başka evrende hiçbir varlık yoksa cisme nasıl kuvvet uygulayacağız, dahası biz de var olmadığımıza göre cismi nasıl gözlemleyeceğiz? Diğer sorun ise yine gözlemle ilgili: bir cismin yer değiştirmesini ölçebilmek için bir koordinat düzlemine ihtiyacımız var. Bu koordinat düzlemi belirli cisimleri referans alarak sabit durmalı ve ölçümü yapacağımız cisimden bağımsız olmalı. Fakat evrende ölçümü yapacağımız cisimden başka bir varlık yoksa, koordinat düzlemimizi neyi referans alarak konumlandıracağız? Yalnızca ölçüm yapacağımız cisim var ise alınacak her koordinat düzlemi merkezini o cismi seçerek oluşturulmalıdır ki o zaman da cismin konumundaki değişimi ölçmemiz imkansızdır. Sahi bir konum değişimi ölçebilmemiz için önce kuvvet uygulamamız gerekiyordu; ancak daha kuvvet uygulayamadık ki… Kısacası soru şu: evrende yalnızca tek bir cisim var olsaydı bu cismin kütlesinden söz edebilir miydik? Cevap fizikten ziyade felsefik duruyor. Burada kütlenin tanımı da önemli, çünkü kütleyi cisimler arasındaki etkileşim, ilişki ve konum değişimlerini ölçerek ve gözlemleyerek belirliyoruz. Eğer tek bir cisim varsa kütle felsefik bir soruna dönüşüyor. Şimdi varlık meselesine geri dönelim. Az önce varlığı yalnızca düşünebilen değil düşüncelerini aktarabilme yeteneği olan cisim olarak tanımladık. Düşüncelerini aktarabilmesi için ise bir başka varlığa muhtaç olduğu çıkarımını yaptık. Ve yine aynı fizikteki kütle problemi gibi, tek bir varlığın var olduğu bir evrende varlıktan söz edebilir miyiz sorusunu ise cevapsız bırakmak durumunda kalıyoruz.

Yaptığımız varlığın var olma konusundaki tanımın diğer problemi ise şu: Varlık düşüncelerini aktarabilme becerisinin gelişkinliği ölçüsünde vardır. O zaman buradan dil felsefesine giriş yapmak gerekir; çünkü insan düşüncelerini dil yolu ile başkalarına aktarır, dahası dil felsefesine göre insan dilinin gelişkinliği ölçüsünde düşünebilir. Eğer kullanılan dil ne kadar gelişmiş ise düşünce de o kadar gelişkin olabilir. Fakat burada belki de atlanan nokta  sanat. İnsan sanatı kullanarak da duygu ve düşüncelerini ifade edebilme yeteneğine erişmiştir. Bir düşünceyi bir tablo ile, bir duyguyu bir beste ile anlatmak dil ile anlatmaktan bazen kat ve kat üstündür. Düşündüğünüzde Beethoven’in 9. senfonisini müziksiz yalnızca dil ile anlatmak imkansızdır. Belki notlarla mümkün olabilir, fakat notalar müziğin alfabesinden başka bir şey değil. Nota bilen bir kişi yalnızca notalara bakarak o müziği kafasında kurgulayabilir fakat müziğin kendi olmasaydı nota anlamsız kalırdı. Hiç nota bilmeyen bir insan da müziğin güzelliğine, duygusuna kolaylıkla varabilir. Notaları müziğin alfabesi olarak gördüğümüzde, durumu şu şekilde açıklamak belki de daha açıklayıcı: alfabeyi, okuma yazmayı bilmeyen bir insan da düşünebilmekte, düşüncelerini konuşarak aktarabilmektedir. Ona göre kitapta yazanlar yalnızca karmaşık çizimlerden ibarettir fakat düşünme yetisinde bir eksiklik yoktur. Çünkü alfabe dilin kendisi değildir. Aynı şekilde notalar da müziğin kendisi değildir, ve müziği gerçek anlamda anlayabilmek için müziğin ta kendisinin olması gerekir. Bu durumda şunu söylemek mümkün, duyabilen her insan müziğin dilini, görebilen her insan görsel sanatların dilini doğuştan bilir. Hatta Beethoven gibi duymayan biri de bir müzik dehası olabilirken, Eşref Armağan gibi doğuştan görme engelli biri de bir ressam olabiliyor. Burada daha önemli olarak karşımıza çıkan sorun düşünceyi aktarmaya çalıştığımız kişinin algı kapasitesi ve anlama kabiliyeti. Ne kadar dil ve anlatma kabiliyetine sahip olursak olalım karşımızdaki varlığa algılamadaki eksikliğinden dolayı düşüncelerimizi aktaramıyorsak bu bizim varlığımızı tehlikeye sokuyor. O halde varlığımız yalnızca diğer bir varlığın var olmasına değil, aynı zamanda onun algılama ve düşünceyi anlayabilme kabiliyetine de bağlı duruma geliyor. Bu ciddi bir sorun, çünkü kişinin varlığı kendisinden bağımsız hale geliyor.

Özetle var olmayanın düşünme yeteneği olmadığına dair ön kabulün ortadan kalkması ile varlığın var olma koşulunda ciddi değişiklikler ve sorunlar ortaya çıkıyor. Ancak var olmayanın düşünebilip düşünemediği konusunda bir bilgi edinmemiz de imkansız. Daha büyük bir sorun belki de var olmayanın ne olduğu konusunda, yani var olmayan bir şeyden nasıl bahsedebilmekteyiz? Bahsettiğimiz ya da düşünebildiğimiz her şey var olanın bilgisi üzerine, çünkü bir şeyi düşünebiliyorsak onun en azından kavramsal bir varlığından söz edebiliriz. Bu durumda varlığı tanımlama konusundaki en önemli sorun belki de var olmayanı tanımlama oluyor. Örneğin ruh var mıdır sorusunu sorarken var olma nedir, var olmama nedir ayrımlarını yapabilecek tanımlamalara ihtiyacımız var. Ruh demişken, yazıyı Woody Allen‘ın bir sözü ile tamamlayarak bu günkü düşünce selini hafif bir tebessümle bitirmek en doğrusu olacaktır:

Ruhum, bedenim olmadan da varlığını koruyacaksa hiç değilse kıyafetlerimin bol ve rahat olacaklarından eminim.