Kategori arşivi: Sosyoloji

Akşam esintisinde düşünceler – 1

Hafif esen meltemin serinlettiği bir yaz akşamı geçiyor üniversitenin gençlerle dolup taşan kafesinde. Hınca hınç dolu bir bahçe, masalarda kümelenmiş insanlar… Kimi oyun oynuyor iskambil kartlarıyla, kimi yemek telaşında, sohbet muhabbet uğultularında… Yeni gelenler arkadaşlarını arıyor, tanıdık yüzler bakınıyor; bulanlar boş sandalyeleri taşlık zeminli bahçenin bir tarafından öbür tarafına taşıyor. Gülüşmeler, şakalar, eğlenceler, loş ışık ve radyoda hareketli gençlik şarkıları… Ağaçların arasına kurulmuş bu bahçe üniversite gençliğinin yaz akşamları saatlerini öldürmek için kullandığı uğrak mekan. Karasal iklimin yakıcı sıcağıyla geçen gündüzün ardından biraz olsun serin akşamlarda insanlar sosyalleşme çabasında, kiminin elinde biralarla, kimisinde ise tüten sigaralarla. Yazın bol ve ince giysileriyle genç kızların çıplak tenleri sergileniyor tüm güzelliğiyle adeta. Sanki hiçbir derdi yokmuşcasına insanların, tüm dünya gerçekliğinden soyutlanmış, sırf bir neşe ve eğlence içerisinde bir başka dünya… Kasada şirin bir kız duruyor, siparişleri yetiştirme telaşında. Belli ki harçlığını çıkarmaya çalışıyor. Esniyor ufak bir boşluk anında, yorulmuş olmalı saatlerdir bu keşmekeş ortamda ayakta durmaktan. Bahçeye sürekli bir hareketlilik hakim, az ileriki yoldan dolmuşlar geçiyor bir bir. Böylesi bir yer bir an için durup da insanlığı gözlemek, üzerine düşünmek için ideal bir mekan kimileri için, ki özellikle insanlığı anlama, olayları anlamlandırma, insanlar arasındaki ilişkileri gözlemleme çabasında olup da, bunlardan sosyolojik çıkarımlar yapma ihtiyacını içerisinde hissedenler için. Ya da sadece yan masadaki güzellik abidesi kızın gözlerine dalıp estetik ve güzellik hakkında düşünmeyi sevenler için.

Kovandaki arılar gibiyiz. Bu kadar sosyalleşmemizin nedeni birbirinize duyduğumuz ihtiyaç mı? Pek neden başkasına muhtacız da tek başına, yalnız bir birey olarak hayata tutunamıyoruz? Daha doğduğumuz ilk andan itibaren annemize olan muhtaçlığımız ile başlıyor olsa gerek her şey. Ya da bunun altında evrimsel süreci kapsayan çok daha derin sebepler olmalı. Zaten tüm canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için bir başkasına, bir başka canlıya ihtiyaç duymaz mı? Ya avlamak, ya beraber avlanmak, ya sevişmek için… Belki yalnız insan, paylaşmak için, duygu, düşünce, tecrübe ve bilgilerini… Hatta kimileri biz homosapienslerin hayatta kalıp da neandertallerin yol olmalarını onların çok da gelişmemiş olan sosyal hayatlarına bağlar. Bir birey edindiği bilgileri, tecrübelerini bir başkasına aktarmadan gelişme nasıl sağlanabilir ki? Her doğan birey sıfırdan başlar hayata böyle bir durumda, ve yalnızca kendi edinimleri ile veda eder hayata. Bizler ise insan olarak sosyalleştik, belki de fazlasıyla, ama gelişebildik mi? Teknolojik açıdan geldiğimiz sonuç olağanüstü düzeyde, doğayı alt etmeyi başardık. Kendi şehirlerimizi kuruyor, kendi çevremizi oluşturuyor, kendi şartlarımızı kendimiz belirliyoruz, aslında doğadan kendimizi soyutlayarak kendi kendimizi yok ettiğimiz gerçeğinin farkına varmadan. Bilgi ve teknoloji açısından ne kadar geliştiysek, canlı ve her şeyden önemlisi insan olma konusunda bir o kadar geriliyoruz. Önce kendi yarattığımız makinelerin esiri olduk, şimdi ise o makinelerin birer parçasıyız. Makineleşme konusunda çığır açtık ve sonunda ruhlarımızdan sıyrılarak beyinlerimizi duygusuz birer dişli çark yığınlarına dönüştürdük. Sevgi, özlem, umut, aşk geride kaldı, savaşı öfke ve nefret kazandı.

Her şeye rağmen bir akşam vakti bir üniversite kafesinde oturmuş müzik ve sohbet eşliğinde gülen, oyunlar oynayıp eğlenen her biri kendi güzelliğinde kızlar, erkekler, insanlar var. Bir de soyutlanmış beyinlerinden elinde kalem, düşüncelerini bir insandan ziyade kağıtlara döken bireyler… Hepimiz bir sürecin parçalarıyız ilerleyen, gerileyen, değişen, gelişen bir süreç. Ya süreci anlamaya çalışıp çıplak gerçekliğin korkutucu yüzüyle karşılaşarak aklımızı kaçırırız, ya da cehaletin mutluluk olduğuna kendimizi inandırıp bu süreçte bir mihenk taşı olmaktan ziyade kendi cahil mutluluğuyla yaşamış bireyler olarak hayata gözlerimizi kaparız. Her ne olursa olsun bu hayat yaşanıyor, üstelik herkesin kendi özgür(!) seçimleriyle.