Kategori arşivi: Genel

“Anne bak, van Gogh!”

Vincent van Gogh - self portraitMevsim yaz. Cehennem sıcaklarının Ankara’yı kavurduğu o temmuz günlerinden bir günün sabahı ve karasal iklimin bir lütfu olarak henüz öğlen sıcağı bastırmamış. Sabahın hafif serinliğinde yaz okulunda aldığım derse girmek üzere yine ODTÜ yolunu tutmuşum. Diğer sabahların aksine bir canlılık var bende, ilginç ki yıllar sonra uykumu ilk defa almış gibi gidiyorum derse, hem de sabah dersine. Üzerimde de Amsterdam van Gogh müzesi yakınlarında, ucuz hediyelik eşya dükkanından aldığım Vincent van Gogh portreli tişört var. Durağa gidiyorum ve ilk gelen 541 numaralı Ankara’nın özel halk otobüslerinden, bizim tabirimizle möhbüs (Melih Gökçek otobüsü), boyutları itibarı ile midibüs olan toplu taşıma aracına biniyorum. Her zamanki gibi yine kalabalık, yine oturmaya yer yok, velakin her sabahkinin aksine öyle tıklım tıklım değil. Bu günde bir şans var gibime geliyor, hem uykumu almışım, enerjiğim, hem otobüs tıklım tıklım değil. Ayakta, ikili koltukların birinin yanında demire tutunmuş gidiyorum. Bir iki durak sonra 5-6 yaşlarındaki kızıyla birlikte bir kadın biniyor, hemen önümde duran ikili koltuktaki gençler de yer verince hemen yerlerine yerleşiyorlar. Biraz sonra şeker mi şeker kız etrafına bakınıyor, sıkılmış belli, sonra beni farkediyor. Önce göz göze geliyoruz, gülümsüyorum, sonra gözü tişörtüme kayıyor ve bir an heyecanla annesini dürtmeye başlıyor:

“Anne… Anne bak! Anne bak, van Gogh! Vincent van Gogh!”.

Dumur oldum. Henüz 5-6 yaşlarında kız van Gogh’u biliyor, görünce heyecanlanıyor ve annesiyle paylaşmak istiyor. Annesi de merakla dönüyor ve önce tişörtümü görüyor, ardından bana bakıyor ve “çocuk işte…” bakışıyla gülümsüyor. Ben de onaylar bir şekilde gülümsüyorum ve kadın kızına dönerek “evet kızım, van Gogh” diyor.

O an hakikaten ufacık kızın gözlerinde geleceğe dair ufak da olsa bir umut huzmesi gördüm. Artık okullarda sanat diye bir şeyin bırakın dersini adından bile söz edilmiyorken, üstelik “ben böyle sanatın içine tüküreyim” diyebilen bir belediye başkanıyla yönetilen bir şehirde, demek ki geleceğe böyle umutla bakmamızı sağlayan gençler de yetişebiliyor, yetiştirilebiliyormuş. Ve ilginçtir, o günün sabahında dakikalar belki de saniyeler içerisinde yaşanan bu ufacık ayrıntı günümü mutlu geçirmeye, bir gün de olsa geleceğe umutla bakmama yetti.

Etkileşimli “Yıldızlı Gece” Tablosu

Starry Night Interactive AnimationVan Gogh’tan söz açılmışken bir iOS uygulamasını da tanıtmadan geçemeyeceğim. App Store’dan ücretsiz olarak edinilebilen Starry Night Interactive Animation isimli uygulama son zamanlarda dikkatimi çeken harika bir yapım olmuş. Uygulama van Gogh’un Yıldızlı Gece isimli tablosunu sadece dinamik ve 3 boyutlu hale getirmekle kalmamış, sürekli bir akış halinde olan gökyüzüne parmak dokunuşlarıyla müdahale imkanı da sağlamış. Arkaplanda konuya uygun 3 farklı ses efekti barındıran Starry Night uygulaması, van Gogh’un eserine yeni bir boyut ekleyerek bizlere farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Kısacası uygulama ilginç bir van Gogh deneyimi vaadediyor, sırf denemek için de olsa yükleyip bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Eğitim Üzerine: Eğitimde motivasyon aracı

Bir şeyi öğrenmek için insana gerekli olan şey zaman ve motivasyondur. Motivasyon itici gücü yaratır, böylece zamanı verimli kullandırmayı sağlar. Yeterli motivasyon sağlanamazsa bir işi öğrenmek için gereken zaman sonsuza gitme eğilimindedir.

Klasik okul sisteminde motivasyon aracı sınavlardır. Sınavlar öğrenilen konuyu belli zaman aralıklarına sıkıştırarak öğrenmeyi hızlandırır. Fakat, aynı zamanda sınavlar kişi üzerinde negatif motivasyon da yaratabilir. Sınavların oluşturduğu aşırı baskı öğrenmeyi ters yönde etkileyebilir. Bu, ayrılan süre içerisinde konunun doğru ve detaylı öğrenimini engeller. Dahası, öğrenilenin kalıcı olmamasına neden olur. Bu nedenle eğitimde “sınav” riskli bir motivasyon aracıdır.

Doğru bir motivasyon için eğitimde sınavlardan ziyade insanoğlunun ilgi ve merak duygusu kullanılmalıdır. Kişi çoğunlukla ihtiyaç duyduğu bilgiyi öğrenme eğilimindedir, bu nedenle öncelikle bilgiye ihtiyaç yaratılmalıdır. Bu da en iyi, kişide merak duygusu yaratarak sağlanabilir. Tıpkı açlık duygusunu gidermeye yönelik ihtiyaç gibi, merak duygusunu gidermeye yönelik ihtiyaç, bilgiyi öğrenmeye yönelik en güçlü motivasyon aracıdır. Merak edilerek öğrenilen bilgi kalıcılık sağlar. Bu nedenledir ki eğitimde doğrudan bilgiyi yığmaktan ziyade önce bilgiye ihtiyaç yaratılmalı, daha sonra da bu ihtiyacı giderecek yöntemler sunulmalıdır.

Bilginin doğrudan sunulması kişide hazıra alışkanlıktan dolayı tembellik yaratabilir. Bunu engellemek amacıyla bilgi doğrudan sunulmamalı, bilgiye giden yola ışık tutularak öğrenci konumundaki kişiye rehberlik edilmeli, kişinin kendi çabasıyla bilgiye ulaşması sağlanmalıdır. Burada izlenilecek yol Sokrates’in doğurtma metoduna benzer bir yapıda olabilir. En sonunda da kişinin edindiği bilgi ve gerçeklerin uyumu karşılaştırılır ve bilgiye giden yol analiz edilerek ulaşılan doğru ve yanlışlar belirlenir. Bunun sonucunda da değerlendirme bu doğru ve yanlışlara göre yapılabilir.

Kısacası klasik eğitim sistemindeki bilgiyi doğrudan yığma ve ardından sınavla yığılmış teorik bilginin uygulamasını test etme metodu son derece yanlıştır. Eğitim çeşitli sorularla merak uyandırarak, doğru bir motivasyonla, bilgiye yaratılan ihtiyaç ve bunun karşılanması sonucunda oluşan “keşfetmenin hazzı”yla yapılmalıdır. Bu sayede öğrenilen bilgi kalıcı olur, eğitim kişide mutluluk verici bir hal alır.

Akşam esintisinde düşünceler – 1

Hafif esen meltemin serinlettiği bir yaz akşamı geçiyor üniversitenin gençlerle dolup taşan kafesinde. Hınca hınç dolu bir bahçe, masalarda kümelenmiş insanlar… Kimi oyun oynuyor iskambil kartlarıyla, kimi yemek telaşında, sohbet muhabbet uğultularında… Yeni gelenler arkadaşlarını arıyor, tanıdık yüzler bakınıyor; bulanlar boş sandalyeleri taşlık zeminli bahçenin bir tarafından öbür tarafına taşıyor. Gülüşmeler, şakalar, eğlenceler, loş ışık ve radyoda hareketli gençlik şarkıları… Ağaçların arasına kurulmuş bu bahçe üniversite gençliğinin yaz akşamları saatlerini öldürmek için kullandığı uğrak mekan. Karasal iklimin yakıcı sıcağıyla geçen gündüzün ardından biraz olsun serin akşamlarda insanlar sosyalleşme çabasında, kiminin elinde biralarla, kimisinde ise tüten sigaralarla. Yazın bol ve ince giysileriyle genç kızların çıplak tenleri sergileniyor tüm güzelliğiyle adeta. Sanki hiçbir derdi yokmuşcasına insanların, tüm dünya gerçekliğinden soyutlanmış, sırf bir neşe ve eğlence içerisinde bir başka dünya… Kasada şirin bir kız duruyor, siparişleri yetiştirme telaşında. Belli ki harçlığını çıkarmaya çalışıyor. Esniyor ufak bir boşluk anında, yorulmuş olmalı saatlerdir bu keşmekeş ortamda ayakta durmaktan. Bahçeye sürekli bir hareketlilik hakim, az ileriki yoldan dolmuşlar geçiyor bir bir. Böylesi bir yer bir an için durup da insanlığı gözlemek, üzerine düşünmek için ideal bir mekan kimileri için, ki özellikle insanlığı anlama, olayları anlamlandırma, insanlar arasındaki ilişkileri gözlemleme çabasında olup da, bunlardan sosyolojik çıkarımlar yapma ihtiyacını içerisinde hissedenler için. Ya da sadece yan masadaki güzellik abidesi kızın gözlerine dalıp estetik ve güzellik hakkında düşünmeyi sevenler için.

Kovandaki arılar gibiyiz. Bu kadar sosyalleşmemizin nedeni birbirinize duyduğumuz ihtiyaç mı? Pek neden başkasına muhtacız da tek başına, yalnız bir birey olarak hayata tutunamıyoruz? Daha doğduğumuz ilk andan itibaren annemize olan muhtaçlığımız ile başlıyor olsa gerek her şey. Ya da bunun altında evrimsel süreci kapsayan çok daha derin sebepler olmalı. Zaten tüm canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için bir başkasına, bir başka canlıya ihtiyaç duymaz mı? Ya avlamak, ya beraber avlanmak, ya sevişmek için… Belki yalnız insan, paylaşmak için, duygu, düşünce, tecrübe ve bilgilerini… Hatta kimileri biz homosapienslerin hayatta kalıp da neandertallerin yol olmalarını onların çok da gelişmemiş olan sosyal hayatlarına bağlar. Bir birey edindiği bilgileri, tecrübelerini bir başkasına aktarmadan gelişme nasıl sağlanabilir ki? Her doğan birey sıfırdan başlar hayata böyle bir durumda, ve yalnızca kendi edinimleri ile veda eder hayata. Bizler ise insan olarak sosyalleştik, belki de fazlasıyla, ama gelişebildik mi? Teknolojik açıdan geldiğimiz sonuç olağanüstü düzeyde, doğayı alt etmeyi başardık. Kendi şehirlerimizi kuruyor, kendi çevremizi oluşturuyor, kendi şartlarımızı kendimiz belirliyoruz, aslında doğadan kendimizi soyutlayarak kendi kendimizi yok ettiğimiz gerçeğinin farkına varmadan. Bilgi ve teknoloji açısından ne kadar geliştiysek, canlı ve her şeyden önemlisi insan olma konusunda bir o kadar geriliyoruz. Önce kendi yarattığımız makinelerin esiri olduk, şimdi ise o makinelerin birer parçasıyız. Makineleşme konusunda çığır açtık ve sonunda ruhlarımızdan sıyrılarak beyinlerimizi duygusuz birer dişli çark yığınlarına dönüştürdük. Sevgi, özlem, umut, aşk geride kaldı, savaşı öfke ve nefret kazandı.

Her şeye rağmen bir akşam vakti bir üniversite kafesinde oturmuş müzik ve sohbet eşliğinde gülen, oyunlar oynayıp eğlenen her biri kendi güzelliğinde kızlar, erkekler, insanlar var. Bir de soyutlanmış beyinlerinden elinde kalem, düşüncelerini bir insandan ziyade kağıtlara döken bireyler… Hepimiz bir sürecin parçalarıyız ilerleyen, gerileyen, değişen, gelişen bir süreç. Ya süreci anlamaya çalışıp çıplak gerçekliğin korkutucu yüzüyle karşılaşarak aklımızı kaçırırız, ya da cehaletin mutluluk olduğuna kendimizi inandırıp bu süreçte bir mihenk taşı olmaktan ziyade kendi cahil mutluluğuyla yaşamış bireyler olarak hayata gözlerimizi kaparız. Her ne olursa olsun bu hayat yaşanıyor, üstelik herkesin kendi özgür(!) seçimleriyle.

Pet Şişenin Altındaki Numaraya Dikkat!

Çoğumuz bakkaldan aldığımız 50 cl pet şişelerini tekrar tekrar doldurup kullanıyoruz. Fakat plastik olan bu şişeleri sağlık açısından bu şekilde kullanmak doğru mudur diye pek düşününmüyoruz ya da zararlı olduğunu bildiğimiz halde pek de takmıyoruz. Farkettiyseniz belli süre kullanılan şişede kötü bir koku yer alıyor, bazı şişelerde ise hiç olmuyor. İşte tüm bunların nedeni şişenin yapıldığı malzemede yatıyor. Peki hangi malzemeden yapıldığını, tekrar kullanılabilir olup olmadığını nereden bileceğiz.

Pet Şişenin Altındaki Numaraya Dikkat! yazısına devam et

90’lardan Günümüze Türk Dizilerindeki Bariz Değişim

90’ların dizilerini hatırlar mısınız? Süper Baba, İkinci Bahar, Çiçek Taksi benim aklıma ilk gelenlerden. O yıllardan bu yıllara dizi sektörü bir hayli gelişti ama asıl değişim bence içerikte gerçekleşti. Bir karşılaştıralım, o günden bu güne ne değişti. 90’lardan Günümüze Türk Dizilerindeki Bariz Değişim yazısına devam et

Twitter, Midas efsanesi ve M. Ali Birand vakası

Günün yükselen sosyal medya mecrası Twitter, peki kaçımız Twitter kullanıcısıyız? Türkiye’de Twitter kullanıcısı sayısı diğer ülkelere kıyasla bir hayli az, bunun bir nedeni de Twitter’ı tam olarak bilmediğimizden kaynaklanıyor. Sosyal medya deyince daha çok Facebook üzerinde konuşlanmışız biz. Bugün oturup twitter’ın güzelliklerinden, faydalarından falan bahsetmeyeceğim ama kısaca bir ne olduğundan söz ettikten sonra Twitter’ın aklıma getirdiği bir hikayeyle benzerliğini anlatacağım. Twitter, Midas efsanesi ve M. Ali Birand vakası yazısına devam et

New York’lu bir tüysüz*: Woody Allen

Woody Allen, favori yönetmen, aktör ve yazarım. Tüm kitaplarını okumuş, filmlerinin çoğunu izlemiş biri olarak hakkında uzun uzun bir inceleme, eleştiri yazabilirim, ama bunu daha sonraya bırakıyorum. Onun yerine bu yazıda sıkıldıkça tekrar tekrar elime alıp birkaç paragraf okuduğum, onun Türkiye’de yayınlanan son kitabı Tüysüz’deki İlk Denemeler’inden sevdiğim bir bölümünü alıntılayacağım. New York’lu bir tüysüz*: Woody Allen yazısına devam et

Uyumak şimdi, uyanmak yüz yıl sonra…

Nazım Hikmet’in 20. Asra Dair isimli şiirinin ilk dizeleri gibi… Uyumak şimdi, uyanmak yüz yıl sonra… İnsanoğlu günün ve dolayısıyla hayatının üçte birinden fazlasını uykuda geçiriyor. Ben ise, özellikler tatillerde, pek çok zaman günümün yarısını, hatta bazen yarısından fazlasını… Peki neden uyuyoruz ve uykumuzda neler oluyor?

Uyumak şimdi, uyanmak yüz yıl sonra… yazısına devam et