Kategori arşivi: Felsefe

Eğitim Üzerine: Eğitimde motivasyon aracı

Bir şeyi öğrenmek için insana gerekli olan şey zaman ve motivasyondur. Motivasyon itici gücü yaratır, böylece zamanı verimli kullandırmayı sağlar. Yeterli motivasyon sağlanamazsa bir işi öğrenmek için gereken zaman sonsuza gitme eğilimindedir.

Klasik okul sisteminde motivasyon aracı sınavlardır. Sınavlar öğrenilen konuyu belli zaman aralıklarına sıkıştırarak öğrenmeyi hızlandırır. Fakat, aynı zamanda sınavlar kişi üzerinde negatif motivasyon da yaratabilir. Sınavların oluşturduğu aşırı baskı öğrenmeyi ters yönde etkileyebilir. Bu, ayrılan süre içerisinde konunun doğru ve detaylı öğrenimini engeller. Dahası, öğrenilenin kalıcı olmamasına neden olur. Bu nedenle eğitimde “sınav” riskli bir motivasyon aracıdır.

Doğru bir motivasyon için eğitimde sınavlardan ziyade insanoğlunun ilgi ve merak duygusu kullanılmalıdır. Kişi çoğunlukla ihtiyaç duyduğu bilgiyi öğrenme eğilimindedir, bu nedenle öncelikle bilgiye ihtiyaç yaratılmalıdır. Bu da en iyi, kişide merak duygusu yaratarak sağlanabilir. Tıpkı açlık duygusunu gidermeye yönelik ihtiyaç gibi, merak duygusunu gidermeye yönelik ihtiyaç, bilgiyi öğrenmeye yönelik en güçlü motivasyon aracıdır. Merak edilerek öğrenilen bilgi kalıcılık sağlar. Bu nedenledir ki eğitimde doğrudan bilgiyi yığmaktan ziyade önce bilgiye ihtiyaç yaratılmalı, daha sonra da bu ihtiyacı giderecek yöntemler sunulmalıdır.

Bilginin doğrudan sunulması kişide hazıra alışkanlıktan dolayı tembellik yaratabilir. Bunu engellemek amacıyla bilgi doğrudan sunulmamalı, bilgiye giden yola ışık tutularak öğrenci konumundaki kişiye rehberlik edilmeli, kişinin kendi çabasıyla bilgiye ulaşması sağlanmalıdır. Burada izlenilecek yol Sokrates’in doğurtma metoduna benzer bir yapıda olabilir. En sonunda da kişinin edindiği bilgi ve gerçeklerin uyumu karşılaştırılır ve bilgiye giden yol analiz edilerek ulaşılan doğru ve yanlışlar belirlenir. Bunun sonucunda da değerlendirme bu doğru ve yanlışlara göre yapılabilir.

Kısacası klasik eğitim sistemindeki bilgiyi doğrudan yığma ve ardından sınavla yığılmış teorik bilginin uygulamasını test etme metodu son derece yanlıştır. Eğitim çeşitli sorularla merak uyandırarak, doğru bir motivasyonla, bilgiye yaratılan ihtiyaç ve bunun karşılanması sonucunda oluşan “keşfetmenin hazzı”yla yapılmalıdır. Bu sayede öğrenilen bilgi kalıcı olur, eğitim kişide mutluluk verici bir hal alır.

Varlık, felsefe ve fizik üzerine

René Descartes diyor ki:

Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim.

Kısacası düşünmek var olmaktır diyor ünlü filozof, yani düşünen şey “var”dır. Peki öyle midir, bunu nereden bilebiliriz? Var olmayanın düşünme yetisinin olmadığını neden ön kabul olarak alıyoruz? Var olmayıp da düşünebilme yetisine sahip bir “şey”den bahsedebilmemiz mümkün müdür? Bunu bilemeyiz. Çünkü var olmayan şeye ait düşünceyi edinemeyiz. O varlık var olmadığından ötürü düşüncesini bize aktaramayacak, yani fiziksel anlamda bir gözlem yapamayacağız anlamına gelir bu. O halde var olmayanın düşünemediği fikrini kabul etmek yanlış gibi bir sonuç çıkarabiliriz; ancak biz “var olanlar”, var olmayanın düşüncesine -etkileşim ve gözlem imkanımız olmadığından- erişemeyeceğimizden var olmayanın düşünebilme yeteneğine dair bir kanıya varamayız. O zaman şu savı ortaya atmak mümkün gibi: “Varlık düşüncelerini başka varlıklara aktarabildiği müddetçe vardır.”

Bu sefer iki temel sorun ortaya çıkıyor: Birincisi, varlığın var olma koşulu başka bir varlığın var olmasına bağlı. Yani bir varlık var olmalı ki ona düşünce aktarabilerek diğer varlık da varlığını ortaya koyabilsin. Bu problem fizikteki temel problemlerden birinin analojisi olabilir: Kütle nedir? Fizikte ölçebildiğimiz en önemli ve belki de tek şey “yer değiştirme”dir. Bir cisme bir kuvvet uyguladığımızda bunun birim zamandaki yer değiştirmesini ölçerek cismin hızını, ve cismin bu yer değiştirmeye karşı gösterdiği dirence bakarak kütlesini ölçebiliyoruz. Kütle dediğimiz klasik Newton yasalarınca bir cisme uygulanan kuvvetin o cismi hızlandırmasına karşı gösterdiği direnç diyebiliriz. Cismin kütlesi ne kadar büyükse cisme uygulanan kuvvete karşın hızlanması da o denli yavaş olacaktır, kütle hızlanmaya karşı bir direnç olarak karşımıza çıkacaktır. Ancak şöyle bir durum söz konusu: Diyelim ki evrende yalnız tek bir cisim var. Bu cismin kütlesinden bahsedebilmek mümkün müdür? Kütlesinin var olup olmadığını ölçmek için cisme bir kuvvet uygulayıp yer değiştirmesine bakmamız gerekiyor fakat burada yine iki temel sorun ortaya çıkıyor: birincisi, cisme kuvvet uygulamak için bizim de var olmamız gerekmekte, fakat o cisimden başka evrende hiçbir varlık yoksa cisme nasıl kuvvet uygulayacağız, dahası biz de var olmadığımıza göre cismi nasıl gözlemleyeceğiz? Diğer sorun ise yine gözlemle ilgili: bir cismin yer değiştirmesini ölçebilmek için bir koordinat düzlemine ihtiyacımız var. Bu koordinat düzlemi belirli cisimleri referans alarak sabit durmalı ve ölçümü yapacağımız cisimden bağımsız olmalı. Fakat evrende ölçümü yapacağımız cisimden başka bir varlık yoksa, koordinat düzlemimizi neyi referans alarak konumlandıracağız? Yalnızca ölçüm yapacağımız cisim var ise alınacak her koordinat düzlemi merkezini o cismi seçerek oluşturulmalıdır ki o zaman da cismin konumundaki değişimi ölçmemiz imkansızdır. Sahi bir konum değişimi ölçebilmemiz için önce kuvvet uygulamamız gerekiyordu; ancak daha kuvvet uygulayamadık ki… Kısacası soru şu: evrende yalnızca tek bir cisim var olsaydı bu cismin kütlesinden söz edebilir miydik? Cevap fizikten ziyade felsefik duruyor. Burada kütlenin tanımı da önemli, çünkü kütleyi cisimler arasındaki etkileşim, ilişki ve konum değişimlerini ölçerek ve gözlemleyerek belirliyoruz. Eğer tek bir cisim varsa kütle felsefik bir soruna dönüşüyor. Şimdi varlık meselesine geri dönelim. Az önce varlığı yalnızca düşünebilen değil düşüncelerini aktarabilme yeteneği olan cisim olarak tanımladık. Düşüncelerini aktarabilmesi için ise bir başka varlığa muhtaç olduğu çıkarımını yaptık. Ve yine aynı fizikteki kütle problemi gibi, tek bir varlığın var olduğu bir evrende varlıktan söz edebilir miyiz sorusunu ise cevapsız bırakmak durumunda kalıyoruz.

Yaptığımız varlığın var olma konusundaki tanımın diğer problemi ise şu: Varlık düşüncelerini aktarabilme becerisinin gelişkinliği ölçüsünde vardır. O zaman buradan dil felsefesine giriş yapmak gerekir; çünkü insan düşüncelerini dil yolu ile başkalarına aktarır, dahası dil felsefesine göre insan dilinin gelişkinliği ölçüsünde düşünebilir. Eğer kullanılan dil ne kadar gelişmiş ise düşünce de o kadar gelişkin olabilir. Fakat burada belki de atlanan nokta  sanat. İnsan sanatı kullanarak da duygu ve düşüncelerini ifade edebilme yeteneğine erişmiştir. Bir düşünceyi bir tablo ile, bir duyguyu bir beste ile anlatmak dil ile anlatmaktan bazen kat ve kat üstündür. Düşündüğünüzde Beethoven’in 9. senfonisini müziksiz yalnızca dil ile anlatmak imkansızdır. Belki notlarla mümkün olabilir, fakat notalar müziğin alfabesinden başka bir şey değil. Nota bilen bir kişi yalnızca notalara bakarak o müziği kafasında kurgulayabilir fakat müziğin kendi olmasaydı nota anlamsız kalırdı. Hiç nota bilmeyen bir insan da müziğin güzelliğine, duygusuna kolaylıkla varabilir. Notaları müziğin alfabesi olarak gördüğümüzde, durumu şu şekilde açıklamak belki de daha açıklayıcı: alfabeyi, okuma yazmayı bilmeyen bir insan da düşünebilmekte, düşüncelerini konuşarak aktarabilmektedir. Ona göre kitapta yazanlar yalnızca karmaşık çizimlerden ibarettir fakat düşünme yetisinde bir eksiklik yoktur. Çünkü alfabe dilin kendisi değildir. Aynı şekilde notalar da müziğin kendisi değildir, ve müziği gerçek anlamda anlayabilmek için müziğin ta kendisinin olması gerekir. Bu durumda şunu söylemek mümkün, duyabilen her insan müziğin dilini, görebilen her insan görsel sanatların dilini doğuştan bilir. Hatta Beethoven gibi duymayan biri de bir müzik dehası olabilirken, Eşref Armağan gibi doğuştan görme engelli biri de bir ressam olabiliyor. Burada daha önemli olarak karşımıza çıkan sorun düşünceyi aktarmaya çalıştığımız kişinin algı kapasitesi ve anlama kabiliyeti. Ne kadar dil ve anlatma kabiliyetine sahip olursak olalım karşımızdaki varlığa algılamadaki eksikliğinden dolayı düşüncelerimizi aktaramıyorsak bu bizim varlığımızı tehlikeye sokuyor. O halde varlığımız yalnızca diğer bir varlığın var olmasına değil, aynı zamanda onun algılama ve düşünceyi anlayabilme kabiliyetine de bağlı duruma geliyor. Bu ciddi bir sorun, çünkü kişinin varlığı kendisinden bağımsız hale geliyor.

Özetle var olmayanın düşünme yeteneği olmadığına dair ön kabulün ortadan kalkması ile varlığın var olma koşulunda ciddi değişiklikler ve sorunlar ortaya çıkıyor. Ancak var olmayanın düşünebilip düşünemediği konusunda bir bilgi edinmemiz de imkansız. Daha büyük bir sorun belki de var olmayanın ne olduğu konusunda, yani var olmayan bir şeyden nasıl bahsedebilmekteyiz? Bahsettiğimiz ya da düşünebildiğimiz her şey var olanın bilgisi üzerine, çünkü bir şeyi düşünebiliyorsak onun en azından kavramsal bir varlığından söz edebiliriz. Bu durumda varlığı tanımlama konusundaki en önemli sorun belki de var olmayanı tanımlama oluyor. Örneğin ruh var mıdır sorusunu sorarken var olma nedir, var olmama nedir ayrımlarını yapabilecek tanımlamalara ihtiyacımız var. Ruh demişken, yazıyı Woody Allen‘ın bir sözü ile tamamlayarak bu günkü düşünce selini hafif bir tebessümle bitirmek en doğrusu olacaktır:

Ruhum, bedenim olmadan da varlığını koruyacaksa hiç değilse kıyafetlerimin bol ve rahat olacaklarından eminim.

Akşam esintisinde düşünceler – 1

Hafif esen meltemin serinlettiği bir yaz akşamı geçiyor üniversitenin gençlerle dolup taşan kafesinde. Hınca hınç dolu bir bahçe, masalarda kümelenmiş insanlar… Kimi oyun oynuyor iskambil kartlarıyla, kimi yemek telaşında, sohbet muhabbet uğultularında… Yeni gelenler arkadaşlarını arıyor, tanıdık yüzler bakınıyor; bulanlar boş sandalyeleri taşlık zeminli bahçenin bir tarafından öbür tarafına taşıyor. Gülüşmeler, şakalar, eğlenceler, loş ışık ve radyoda hareketli gençlik şarkıları… Ağaçların arasına kurulmuş bu bahçe üniversite gençliğinin yaz akşamları saatlerini öldürmek için kullandığı uğrak mekan. Karasal iklimin yakıcı sıcağıyla geçen gündüzün ardından biraz olsun serin akşamlarda insanlar sosyalleşme çabasında, kiminin elinde biralarla, kimisinde ise tüten sigaralarla. Yazın bol ve ince giysileriyle genç kızların çıplak tenleri sergileniyor tüm güzelliğiyle adeta. Sanki hiçbir derdi yokmuşcasına insanların, tüm dünya gerçekliğinden soyutlanmış, sırf bir neşe ve eğlence içerisinde bir başka dünya… Kasada şirin bir kız duruyor, siparişleri yetiştirme telaşında. Belli ki harçlığını çıkarmaya çalışıyor. Esniyor ufak bir boşluk anında, yorulmuş olmalı saatlerdir bu keşmekeş ortamda ayakta durmaktan. Bahçeye sürekli bir hareketlilik hakim, az ileriki yoldan dolmuşlar geçiyor bir bir. Böylesi bir yer bir an için durup da insanlığı gözlemek, üzerine düşünmek için ideal bir mekan kimileri için, ki özellikle insanlığı anlama, olayları anlamlandırma, insanlar arasındaki ilişkileri gözlemleme çabasında olup da, bunlardan sosyolojik çıkarımlar yapma ihtiyacını içerisinde hissedenler için. Ya da sadece yan masadaki güzellik abidesi kızın gözlerine dalıp estetik ve güzellik hakkında düşünmeyi sevenler için.

Kovandaki arılar gibiyiz. Bu kadar sosyalleşmemizin nedeni birbirinize duyduğumuz ihtiyaç mı? Pek neden başkasına muhtacız da tek başına, yalnız bir birey olarak hayata tutunamıyoruz? Daha doğduğumuz ilk andan itibaren annemize olan muhtaçlığımız ile başlıyor olsa gerek her şey. Ya da bunun altında evrimsel süreci kapsayan çok daha derin sebepler olmalı. Zaten tüm canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için bir başkasına, bir başka canlıya ihtiyaç duymaz mı? Ya avlamak, ya beraber avlanmak, ya sevişmek için… Belki yalnız insan, paylaşmak için, duygu, düşünce, tecrübe ve bilgilerini… Hatta kimileri biz homosapienslerin hayatta kalıp da neandertallerin yol olmalarını onların çok da gelişmemiş olan sosyal hayatlarına bağlar. Bir birey edindiği bilgileri, tecrübelerini bir başkasına aktarmadan gelişme nasıl sağlanabilir ki? Her doğan birey sıfırdan başlar hayata böyle bir durumda, ve yalnızca kendi edinimleri ile veda eder hayata. Bizler ise insan olarak sosyalleştik, belki de fazlasıyla, ama gelişebildik mi? Teknolojik açıdan geldiğimiz sonuç olağanüstü düzeyde, doğayı alt etmeyi başardık. Kendi şehirlerimizi kuruyor, kendi çevremizi oluşturuyor, kendi şartlarımızı kendimiz belirliyoruz, aslında doğadan kendimizi soyutlayarak kendi kendimizi yok ettiğimiz gerçeğinin farkına varmadan. Bilgi ve teknoloji açısından ne kadar geliştiysek, canlı ve her şeyden önemlisi insan olma konusunda bir o kadar geriliyoruz. Önce kendi yarattığımız makinelerin esiri olduk, şimdi ise o makinelerin birer parçasıyız. Makineleşme konusunda çığır açtık ve sonunda ruhlarımızdan sıyrılarak beyinlerimizi duygusuz birer dişli çark yığınlarına dönüştürdük. Sevgi, özlem, umut, aşk geride kaldı, savaşı öfke ve nefret kazandı.

Her şeye rağmen bir akşam vakti bir üniversite kafesinde oturmuş müzik ve sohbet eşliğinde gülen, oyunlar oynayıp eğlenen her biri kendi güzelliğinde kızlar, erkekler, insanlar var. Bir de soyutlanmış beyinlerinden elinde kalem, düşüncelerini bir insandan ziyade kağıtlara döken bireyler… Hepimiz bir sürecin parçalarıyız ilerleyen, gerileyen, değişen, gelişen bir süreç. Ya süreci anlamaya çalışıp çıplak gerçekliğin korkutucu yüzüyle karşılaşarak aklımızı kaçırırız, ya da cehaletin mutluluk olduğuna kendimizi inandırıp bu süreçte bir mihenk taşı olmaktan ziyade kendi cahil mutluluğuyla yaşamış bireyler olarak hayata gözlerimizi kaparız. Her ne olursa olsun bu hayat yaşanıyor, üstelik herkesin kendi özgür(!) seçimleriyle.