Kategori arşivi: Blog

Mayıs İçin Öneriler

Uzun zamandır kısır bir döngü içerisinde dolanıp kaldığımı farkettiğimden beridir, son birkaç ayı yeni olan her şeye hunharca saldırarak geçirdim ve hayalperest bir kaşif gibi kendime olan yolculukta yeni bir maceraya yelken açtım. Bu süreçte son zamanlarda kaçırdığımı farkettiğim dış dünyaya biraz daha yaklaşma fırsatı bulduğumu düşünüyorum. Özellikle de müzik konusunda. Tutucu bir muhafazakar gibi yıllarca aynı şarkıları döndürüp duran ve yeni seslere olan önyargısız ama aşırı eleştirel tutumumu kökten değiştirerek yeni denizlere yelken açtığımdan beridir not defterim yavaştan kabarmaya başladı. Bu arada da hazır bahar gelmişken ve mayıs sıkıntısı da yavaştan kendini hissettirmeye başlamışken, son bir ay içerisinde sindirdiklerimden bir seçkiyi öneri listesi olarak sunmak istiyorum. Hayata mola verdiğiniz anlarda sıkıntınızı alıp sizi tertemiz hissettireceğini düşündüğüm bir liste.

Sinema: T2 Trainspotting (2017)

1996 yapımı Trainspotting’i hemen hemen herkes bilir. Bilmiyorsanız da şiddetle tavsiye edilenler listesinin daima başındadır. Geçtiğimiz günlerde vizyona giren T2 Trainspotting ise işte o efsane filmin devamı. İlk filmde olduğu gibi yönetmen koltuğunda yine Danny Boyle, senaryoda John Hodge ve Irvine Welsh imzası başrolde de Ewan McGregor yer alıyor. İlk film kadar büyük ses getiremese de sizi ilk filmin atmosferine götürüp biraz nostalji yaşatacaktır. Vizyondan kalkmadan acele etmekte fayda var.

Film: Brazil (1985)

Başrollerinde Jonathan Pryce ve Robert De Niro gibi tanıdık isimleri barındıran ve bana biraz 1984 kitabını andıran retro bir gelecekte geçen 1985 yapımı harika bir Terry Gilliam filmi.

Anime: Nausicaä of the Valley of the Wind (1984)

Miyazaki’nin başyapıtlarından olan animede, günümüzden 1000 yıl sonra geçen bir dünyada insan yaşamı mantarların saldığı zehirli gazlar ve dev böceklerin tehlikesi altındadır ve yaşamak için ise çok az yer kalmıştır. Ortaçağ teknolojisine geri dönülen bu disütopik dünyada Rüzgarlı Vadi’nin küçük prensesi Nausicaä düşman iki ulusu ve dünyayı kurtarmak için umutsuz bir çaba içindedir. Animenin özellikle müzikleri muhteşem.

Kitap: Jostein Gaarder – İskambil Kağıtlarının Esrarı

Jostein Gaarder’ın ünlü Sofi’nin Dünyası’ndan önce kaleme aldığı kitabı. Kendini bulmak için çıktığı yolda ortadan kaybolan annesini aramak için yola çıkan Hans-Thomas ve Babasının Norveç’ten Yunanistan’a doğru uzanan bir araba yolculuğu ile başlayan ve gerçekle hayalin iç içe geçtiği kitap en az Sofi’nin Dünyası kadar etkileyici. Yine oluk oluk felsefe.

Şarkı:

D.Song – Yppah, Anomie Belle
Feelharmonia – Christian Löffler, Gry
Feels Like We Only Go Backwards – Tame Impala
Tearing Me Up – Bob Moses
Human Sadness – Julian Casablancas+The Voidz

 

Kıllı Erkekten Hükümdarlığa

Malum, Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz el-Suud’un ölümü üzerine ülkemizde yas ilan edilmesi pek çok çevrenin haklı tepkisiyle sonuçlandı. Bu tepkilerden birinde (üniversite hocalarımdan birinin facebook sayfasında) “kral” kelimesinin kökeninin tartışmaya açılması etimolojiye olan ilgim dolayısıyla merakımı cezbetti ve beni çok ufak bir araştırmaya sevk etti.

Öncelikle “kral” kelimesi Nişanyan’ın etimolojik sözlüğüne göre dilimize Sırpçadaki hükümdar anlamına gelen краљ sözcüğünden geçmiş ve bu yaygın kullanım Frank kralı Şarlman (latince: Carolus veya Karolus Magnus) ile başlamış. Magnus büyük, görkemli anlamına geliyor, İngilizcedeki “magnificent” sözcüğünün temelini de bu kelime oluşturuyor. Carolus’un İngiliz ve Fransız’lardaki karşılığı ise Charles. Bu yüzden Şarlman, İngilizlerde Charles The Great, Fransızlarda ise Charles Le Grand olarak da geçer. İster Charles olsun ister Carolus, bu isimlerin kökeni Germen dilindeki Karl’dan ileri geliyor ve anlamı “adam” veya “erkek” demek. Karl yada Carl isimleri kökenleri Germen halkına dayanan Alman erkeklerinde oldukça yaygın bir ara isim. Pek çok bilim insanında da bu ismi görmek mümkün. Örneğin: Carl Friedrich Gauss, Wilhelm Carl Werner Otto Fritz Franz Wien, Max Karl Ernst Ludwig Planck, Werner Karl Heisenberg, …

Gaius Julius Caesar
Gaius Julius Caesar

Şimdi buradan bir başka hükümdar anlamına gelen kelimeye, Rusların “çar” kelimesine bakalım. Kelimenin orijinal yazımı царь, yada latin harfleriyle tsar, kökeninde Sezar’a dayanıyor. Hikaye şöyle, Osmanlı sultanı II. Mehmet’in İstanbul’u fethiyle birlikte Roma İmparatorluğu yıkılır (Doğu Roma’ya Bizans ismi imparatorluk yıkıldıktan çok sonra verilmiştir) ve Roma’nın varisi kim olacak tartışması baş gösterir. Fatih Sultan Mehmet, kendisine Kayser-i Rum ünvanını alır, Roma’nın devamının kendisi olduğunu belirtmek için. Ünvana baktığımız zaman Rum sözcüğü Roma vatandaşı anlamına geliyor. Peki Kayser? Sezar’ın latincede orijinal yazılımı şöyle: Gaius Julius Caesar ve şöyle okunuyor Gaiyus Yuliyus Kayisar. Yani bizim İngilizlerden Sezar olarak aldığımız ismin orijinali farslara da geçen şekliyle Kayser. Sonuç olarak da Kayser-i Rum ünvanı, Romalıların Sezar’ı anlamına geliyor. Fakat, yıkılan Roma’nın üzerinde hak iddia eden sadece Fatih değil. Diğer hükümdarlar da kendilerinin varis olduğunu iddia ettiklerinden, ona uygun ünvanlar ediniyorlar. Ruslar da Kayser’in kendi versiyonları olan tsar, Türkçedeki okunuş itibarı ile çar ünvanını alıyor. Zaten Sezar lakabı Jül Sezar ve Augustus Sezar’dan sonra kullanılagelen bir imparatorluk lakabı olarak varlığını Avrupa’da sürdürmüş. Yani Çar, Sezar’dan geliyor, peki sezar’ın kökenine inmek istersek karşılaşacağınız sonuç nedir? Sezar, latince caesaries kelimesinden yani anlam itibarı ile kıllı kelimesinden türemiş.

Nihayetinde şunu görüyoruz. İlkel (!) toplumlarda, insanlara ve çocuklara, onların özelliklerini belli eden sıfatlar verilmiş. Erkek, kıllı, vs. Bu sıfatlar zamanla Karl, Charles, Sezar gibi isimlere dönüşmüşler ve isimler sahip oldukları insanların başarılarıyla gerçek anlamının dışında yeniden sıfatlara dönüşüvermiş: Kral ve Çar. Bir insanın erkek olduğunu veya kıllı olduğunu belirten kelime, günümüzde bir insanın bir topluma hükmettiğini, güç, iktidar ve para sahibi olduğunu gösteriyor.

Ayrıca, bir başka bakış açısından, bu incelemeyle neden kadının toplumdaki yerini yükseltmemiz gerektiğine dair hoş bir tespit yapılabilir. “Erkek” egemen bir toplumun nasıl “kral”lığa evrildiğini görüyoruz.  Zaten böylesine kadınsız bir toplumda daha çok “kral”lar ve “kral”cılar yaratırız.

Dipnot: Yazıda da geçen hükümdar sözcüğü Arapça hukm ve Farsça dar sözcüklerinin birleşmesinden oluşup, hüküm tutan, hüküm sahibi kişi anlamına gelmektedir.

“Anne bak, van Gogh!”

Vincent van Gogh - self portraitMevsim yaz. Cehennem sıcaklarının Ankara’yı kavurduğu o temmuz günlerinden bir günün sabahı ve karasal iklimin bir lütfu olarak henüz öğlen sıcağı bastırmamış. Sabahın hafif serinliğinde yaz okulunda aldığım derse girmek üzere yine ODTÜ yolunu tutmuşum. Diğer sabahların aksine bir canlılık var bende, ilginç ki yıllar sonra uykumu ilk defa almış gibi gidiyorum derse, hem de sabah dersine. Üzerimde de Amsterdam van Gogh müzesi yakınlarında, ucuz hediyelik eşya dükkanından aldığım Vincent van Gogh portreli tişört var. Durağa gidiyorum ve ilk gelen 541 numaralı Ankara’nın özel halk otobüslerinden, bizim tabirimizle möhbüs (Melih Gökçek otobüsü), boyutları itibarı ile midibüs olan toplu taşıma aracına biniyorum. Her zamanki gibi yine kalabalık, yine oturmaya yer yok, velakin her sabahkinin aksine öyle tıklım tıklım değil. Bu günde bir şans var gibime geliyor, hem uykumu almışım, enerjiğim, hem otobüs tıklım tıklım değil. Ayakta, ikili koltukların birinin yanında demire tutunmuş gidiyorum. Bir iki durak sonra 5-6 yaşlarındaki kızıyla birlikte bir kadın biniyor, hemen önümde duran ikili koltuktaki gençler de yer verince hemen yerlerine yerleşiyorlar. Biraz sonra şeker mi şeker kız etrafına bakınıyor, sıkılmış belli, sonra beni farkediyor. Önce göz göze geliyoruz, gülümsüyorum, sonra gözü tişörtüme kayıyor ve bir an heyecanla annesini dürtmeye başlıyor:

“Anne… Anne bak! Anne bak, van Gogh! Vincent van Gogh!”.

Dumur oldum. Henüz 5-6 yaşlarında kız van Gogh’u biliyor, görünce heyecanlanıyor ve annesiyle paylaşmak istiyor. Annesi de merakla dönüyor ve önce tişörtümü görüyor, ardından bana bakıyor ve “çocuk işte…” bakışıyla gülümsüyor. Ben de onaylar bir şekilde gülümsüyorum ve kadın kızına dönerek “evet kızım, van Gogh” diyor.

O an hakikaten ufacık kızın gözlerinde geleceğe dair ufak da olsa bir umut huzmesi gördüm. Artık okullarda sanat diye bir şeyin bırakın dersini adından bile söz edilmiyorken, üstelik “ben böyle sanatın içine tüküreyim” diyebilen bir belediye başkanıyla yönetilen bir şehirde, demek ki geleceğe böyle umutla bakmamızı sağlayan gençler de yetişebiliyor, yetiştirilebiliyormuş. Ve ilginçtir, o günün sabahında dakikalar belki de saniyeler içerisinde yaşanan bu ufacık ayrıntı günümü mutlu geçirmeye, bir gün de olsa geleceğe umutla bakmama yetti.

Etkileşimli “Yıldızlı Gece” Tablosu

Starry Night Interactive AnimationVan Gogh’tan söz açılmışken bir iOS uygulamasını da tanıtmadan geçemeyeceğim. App Store’dan ücretsiz olarak edinilebilen Starry Night Interactive Animation isimli uygulama son zamanlarda dikkatimi çeken harika bir yapım olmuş. Uygulama van Gogh’un Yıldızlı Gece isimli tablosunu sadece dinamik ve 3 boyutlu hale getirmekle kalmamış, sürekli bir akış halinde olan gökyüzüne parmak dokunuşlarıyla müdahale imkanı da sağlamış. Arkaplanda konuya uygun 3 farklı ses efekti barındıran Starry Night uygulaması, van Gogh’un eserine yeni bir boyut ekleyerek bizlere farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Kısacası uygulama ilginç bir van Gogh deneyimi vaadediyor, sırf denemek için de olsa yükleyip bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Eğitim Üzerine: Eğitimde motivasyon aracı

Bir şeyi öğrenmek için insana gerekli olan şey zaman ve motivasyondur. Motivasyon itici gücü yaratır, böylece zamanı verimli kullandırmayı sağlar. Yeterli motivasyon sağlanamazsa bir işi öğrenmek için gereken zaman sonsuza gitme eğilimindedir.

Klasik okul sisteminde motivasyon aracı sınavlardır. Sınavlar öğrenilen konuyu belli zaman aralıklarına sıkıştırarak öğrenmeyi hızlandırır. Fakat, aynı zamanda sınavlar kişi üzerinde negatif motivasyon da yaratabilir. Sınavların oluşturduğu aşırı baskı öğrenmeyi ters yönde etkileyebilir. Bu, ayrılan süre içerisinde konunun doğru ve detaylı öğrenimini engeller. Dahası, öğrenilenin kalıcı olmamasına neden olur. Bu nedenle eğitimde “sınav” riskli bir motivasyon aracıdır.

Doğru bir motivasyon için eğitimde sınavlardan ziyade insanoğlunun ilgi ve merak duygusu kullanılmalıdır. Kişi çoğunlukla ihtiyaç duyduğu bilgiyi öğrenme eğilimindedir, bu nedenle öncelikle bilgiye ihtiyaç yaratılmalıdır. Bu da en iyi, kişide merak duygusu yaratarak sağlanabilir. Tıpkı açlık duygusunu gidermeye yönelik ihtiyaç gibi, merak duygusunu gidermeye yönelik ihtiyaç, bilgiyi öğrenmeye yönelik en güçlü motivasyon aracıdır. Merak edilerek öğrenilen bilgi kalıcılık sağlar. Bu nedenledir ki eğitimde doğrudan bilgiyi yığmaktan ziyade önce bilgiye ihtiyaç yaratılmalı, daha sonra da bu ihtiyacı giderecek yöntemler sunulmalıdır.

Bilginin doğrudan sunulması kişide hazıra alışkanlıktan dolayı tembellik yaratabilir. Bunu engellemek amacıyla bilgi doğrudan sunulmamalı, bilgiye giden yola ışık tutularak öğrenci konumundaki kişiye rehberlik edilmeli, kişinin kendi çabasıyla bilgiye ulaşması sağlanmalıdır. Burada izlenilecek yol Sokrates’in doğurtma metoduna benzer bir yapıda olabilir. En sonunda da kişinin edindiği bilgi ve gerçeklerin uyumu karşılaştırılır ve bilgiye giden yol analiz edilerek ulaşılan doğru ve yanlışlar belirlenir. Bunun sonucunda da değerlendirme bu doğru ve yanlışlara göre yapılabilir.

Kısacası klasik eğitim sistemindeki bilgiyi doğrudan yığma ve ardından sınavla yığılmış teorik bilginin uygulamasını test etme metodu son derece yanlıştır. Eğitim çeşitli sorularla merak uyandırarak, doğru bir motivasyonla, bilgiye yaratılan ihtiyaç ve bunun karşılanması sonucunda oluşan “keşfetmenin hazzı”yla yapılmalıdır. Bu sayede öğrenilen bilgi kalıcı olur, eğitim kişide mutluluk verici bir hal alır.

Sürreal öykü denemesi: “Kaiser İpimi Çaldı”

Jason yola çıktığında olayın üzerinden henüz yarım saat bile geçmemişti. Caddenin ortasında, sağ şeritten ağır ama emin adımlarla yürüyordu. Aklında her zamanki gibi yalnızca tek bir düşünce vardı: Hangi makarnayı yapmalıyım, spagetti mi, burgu mu, kelebek mi? Jason çoğu zaman bunun gibi çözülmesi zor sorularla uğraşır, buna rağmen bu sorulardan ustalıkla sıyrılmasını bilirdi. Onun için genelde çözüm basitti: ilk seçenekle son seçeneği karıştırmak ve ortadaki seçeneği seçmek. Ama bu sefer durum farklıydı. Jason aklındaki bu akıl almaz probleme kafa yormuş ilerlerken kaldırımdan büyük bir hızla gelen siyah bir araba aniden direksiyonu kırdı, caddeyi enlemesine geçti ve diğer kaldırıma çıktı. Neredeyse Jason’ı eziyordu. Adam hızlı bir fren yaparak durdu ve kafasını camdan dışarı çıkararak bağırdı: “Lanet olsun Harry, şemsiyeni unutmuşsun!” Jason’ın aklında bir anda bir ampül yandı adeta. Ne yapması gerektiğini biliyordu, ona bir tencere lazımdı. Onu neredeyse ezmekte olan sürücüye dönerek: “Haklısın dostum ama bu seferkini öncekilere say” dedi, ve koşar adım caddede bir logar kapağı aramaya başladı. İlk sapaktan sağa döndüğünde bulmuştu da. Logar kapağını tek bir hamlede yerinden çıkarıp arkasını çevirdi. Kapağın arkasına orta büyüklükte bir çelik tencere yapıştırılmıştı, kapaksızdı. Derhal tencereyi söktü, acele etmesi gerekiyordu. Yolun tam ortasında duran, yarısı gidiş şeridinde diğer yarısı karşı şeritte duran taksiye el etti. Taksici derhal efendim dedi ve gazladı, caddeyi iki tur attıktan sonra Jason’ın yanında durdu. Jason arka kapıyı açtı ve tencereyi taksinin koltuğuna yerleştirdi. Taksiciye dönerek “bunu Stewart sokağındaki mavi şapkalı, siyah şemsiyeli beyfendiye götür, o ne yapacağını bilir” dedi. Taksici yine “derhal efendim” yanıtını verdi. Jason ekledi: “ama ne yaparsan yap, sakın öndeki aracı takip etme!” Jason taksiye binmeden kapıyı kapadı ve taksici patinaj çekip gazlayarak doğruca Stewart sokağına doğru yola koyuldu. Jason büyük bir iş başarmış gibi hissederek rahatladı. Ama henüz görev tamamlanmamıştı. Yakınlardan bir çöp bidonu buldu, cebinden çıkardığı poşetin içine cam doldurdu ve poşeti yere çarparak içindekileri kırdı. Daha sonra gömleğini çıkartarak kafasına bağladı. Elindeki poşeti şıngırdatarak ve bağırarak evine doğru seke seke koşmaya başladı: “Kaiser ipimi çaldı! Kaiser ipimi çaldı!”

Yaklaşık yarım saat sonra taksici Stewart sokağına varmayı başarmıştı, üstelik birkaç papel fazla kazanmak için ara sokaklardan geçip yolu uzatmayı da ihmal etmemişti. Fakat sokağa vardığında bir an duraksadı. Sokaktaki herkes mavi şapkalı ve siyah şemsiyeliydi. Kaldırımlardan ve cadde içerisinden yavaş adımlarla ilerliyorlardı, fakat amaçsız gibi değil. Taksici birini seçmek zorundaydı, gözüne yaşlı, tıknaz, saçları seyrek ama sakalı gür olanını kestirdi. Tencereyi kapıp taksiden fırladığı gibi adamın yanına gitti. “Bu size gönderildi efendim, siz ne yapılacağını biliyormuşsunuz.” Adam durdu, sakalını sıvazladı ve tencereyi aldı. “Demek başladı…” diye söylendi sessizce. “Borcum ne kadar?”, taksici: “iki dolar elli sent, iki de yumurta var ama yumurtalar borcunuz olsun.” Pekala dedi mavi şapkalı olan ve cebinden hafif kalınca bir ip çıkardı, taksiciye verdi. Taksici memnuniyetle kabul ederek taksisine yöneldiğinde mavi şapkalı, siyah şemsiyeli, sakallı, saçları seyrek, tıknaz, yaşlı adam en yakındaki dükkandan içeri girmişti.

Jason eve döndüğünde bir şeylerin yolunda gitmediğini farketti. Evine izinsiz girilmişti. Giren hırsız mıydı, yoksa evlere gizlice girerek bozuk sifonları onaran o dehşet verici katil mi? Hemen sifonu kontrol etti, sifon hala çalışmıyordu. Rahatladı, mutfağa göz atmak istedi. Ocağın üzerinde taze demlenmiş bir çaydanlık buldu, suyu tıkır tıkır kaynıyordu. Çay demlendiğine göre yeterince uzağa gitmiş olabilirler diye düşündü. Eve girenler etrafı bir güzel toparlamış, üstelik çiçekleri bile sulamayı düşünmüşlerdi. Jason polise gitmeyi düşündü ama bunun riskli olduğunu farketti. En iyisinin yorganı kafaya çekip bir iki saat kestirmek olduğuna karar verdi ve yatak odasına yöneldi. Yatmadan önce taze demlenmiş çaydan bir bardak içmeyi de ihmal etmemişti.

O sıralarda şehrin doğu yakasında konuşlanmış bir kafenin bahçesinde kırmızı elbiseli, kahverengi saçlı, açık tenli ve güneş gözlükleriyle son derece çekici bir bayan oturuyordu. Masasında yarıya kadar içilmiş bol köpüklü bir kapiçino vardı, orta şekerliydi. Elinde ise Washington Post gazetesinin dört gün önceki baskısı duruyordu, cinayet haberlerini okuyordu kadın. Haberde şöyle diyordu: “Yaşlı kadın boğularak öldürüldü! 52. Cadde yakınlarında bir apartman dairesinde yaşayan 67 yaşındaki Sussana Detroit evinde elma yerken öldü. Polis şüpheli elmayı yakalamayı başardı ve derhal gözaltına aldı. Gözaltına alınan zanlı suçlamaları reddederek yaşlı kadının kendisini zorla yemek istediğini, yaptığı şeyin yalnızca kendisini savunmak olduğunu dile getirdi. Zanlının Pazartesi günü hakim karşısına çıkarılması planlanıyor.” Korkunç diye düşündü haberi okuyan kadın, “bu zamanda hala 52. Cadde civarında oturan var, oysa orada akşam 6’den sonra açık dükkan bile bulunamıyor ki…” Kahvesinden bir yudum daha aldı.

Akşam saatlerine yakın Jason kapı sesiyle küfrederek uyandı: “Lanet olsun Harry!” Kapı ardı ardına üç kez çalmıştı. Yataktan kalkarak doğruca kapıya gitti. Kapıyı açtığında kimse yoktu ama kapının önünde duran tencereyi gördü. Sağını ve solunu dikkatlice kontrol ederek tencereyi içeri aldı. Bu mavi şapkalı, siyah şemsiyeli, sakallı, tıknaz, seyrek saçlı ihtiyara gönderdiği tencereydi ama kapağı kapalıydı. Jason tencereyi içeri aldığı gibi ocağın üzerine koydu ve kapağını açtı. İçerisinde bir not vardı: “Gece 11’de güney köprüsünün altında ol. Şemsiyeni yanına almayı unutma. Bu arada, ben olsam burgu makarnayı tercih ederdim.” Jason hemen bir plan yaptı, planı oraya plansız gitmekti. Böylece Kaiser’i şaşırtabilir,  hatta onu altedebilirdi belki. Tencerenin içerisine su koydu ve altını yaktı, dolaptan bir paket makarna çıkardı, fakat paket kelebek makarnaydı. Bu Jason için oldukça zeki bir hareketti, hatta onun yan komşusu bay Patrick için bile…

Gece 11 sularında Jason güney köprüsünün ayağına gitti. Birinin ayağına kadar gitmek Jason’ın kanına dokunuyordu, bu köprü bile olsa. Etraf oldukça karanlıktı ve gökten deliler gibi yağmur boşanıyordu. Derken, silecekleri son hız çalışan eski bir araba yanaştı, içerisinden bir postacı çıktı ve Jason’a seslendi: “Jason Kirshoff sen misin?” Jeson merak içerisinde cevap verdi: “Evet?” Postacı: “Bu mektup size gönderilmiş, aslında sizi burada bulmayı bile beklemiyorduk. Mektup bundan tam 32 yıl önce bugün, bu saatte, tam burada size verilmek üzere postalanmış. Yıllardır postanede bekliyordu, hatta arkadaşlar arasında sizin burda olup olmayacağınıza dair iddiaya bile girmiştik. Bu arada, şurayı imzalayın.” Jason şaşkınlıkla mektubu aldı, yırtarak açtı. İçerisinde “Üzgünüm, gecikeceğim” yazıyordu. Heyecanla postacıya döndü: “Yaşıyor!” Postacı anlam veremiyordu, “peki bu ne demek?” “Sussana Detroit yaşıyor! Hafif ishali varmış ama yaşıyor!” Jason heyecan içerisinde bağırıyor, havalara zıplıyordu. Postacı olanlara bir anlam veremedi. Arabasını orada bıraktı ve yürüyerek uzaklaştı. Yarım saat sonra mekana bir araba daha yanaştı. İçerisinden iki korumasıyla birlikte şık giyinimli elinde şemsiyesi olan orta yaşlı bir adam çıktı. Bu Kaiser’di, Jason’a dönerek “geciktin” dedi. “Elbette, başka ne bekliyordun ki, üstelik bu yağmurda” diye cevap verdi Jason ve devam etti:
– Lafı uzatmayalım, ipim nerde?
– Önce makarnayı görelim.
– Makarna arabada, ip nerde?
– İp cebimde, araba nerde?
– Araba burda, para nerde?
– Hangi para?
– Hangi araba?
– Mavi olan mı?
– Hayır, yeşil olan.
– Dur bir dakika… 3 dediğimde.
– Anlaştık.
Kaiser cebinden ipi çıkardı, eline aldı. Saymaya başladı:
– 12, 11, 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3! Şimdi!
Kaiser ipi yere attı ve arabaya doğru koşmaya başladı, Jason ise Kaiser’in yere attığı ipe doğru koşuyordu bir anda kafa kafaya çarpıştılar. Jason’ın kaşı yarılmış, ondan daha uzun olan Kaiser’in ise burnu kırılmıştı. İkisi de çamur içerisinde yerden kalkarken uzaktan bir kadın silüeti belirdi. Kırmızı elbisesi ışıl ışıl parlıyordu. Topuklu ayakkabılarını yere vura vura hızlı ve seksi adımlarla yaklaştı. Gelen kafede oturup gazetesini okuyan o çekici kadındı. Şemsiyesinden dolayı Jason ve Kaiser kadının yüzünü önce görememişti. Kadın onlara iyice yaklaşınca şemsiyesini kenara çekip yüzünü göstererek: “Beyler, lütfen…” dedi, ve eğilerek ipi aldı. Ardından Kaiser’in korumalarına döndü ve yeniden “Beyler, lütfen…” dedi. Korumalar Jason ve Kaiser’in şaşkınlığı içerisinde kadını takip etti, ve kadın iki korumayla birlikte yeşil arabaya bindi. Direksiyona korumalardan biri geçmişti. Arabayı çalıştırdılar ve mekandan uzaklaştılar. Jason ve Kaiser yağmur altında sırılsıklam kalakalmıştı. Üstelik üstleri başları da kan içerisindeydi. Kaiser bağırdı: “Lanet olası Harry!” Jason merak içerisinde Kaiser’e dönerek: “Hey dostum, bu arada, bu Harry de kim?”
Kaiser: “Bilmiyorum.”

Varlık, felsefe ve fizik üzerine

René Descartes diyor ki:

Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim.

Kısacası düşünmek var olmaktır diyor ünlü filozof, yani düşünen şey “var”dır. Peki öyle midir, bunu nereden bilebiliriz? Var olmayanın düşünme yetisinin olmadığını neden ön kabul olarak alıyoruz? Var olmayıp da düşünebilme yetisine sahip bir “şey”den bahsedebilmemiz mümkün müdür? Bunu bilemeyiz. Çünkü var olmayan şeye ait düşünceyi edinemeyiz. O varlık var olmadığından ötürü düşüncesini bize aktaramayacak, yani fiziksel anlamda bir gözlem yapamayacağız anlamına gelir bu. O halde var olmayanın düşünemediği fikrini kabul etmek yanlış gibi bir sonuç çıkarabiliriz; ancak biz “var olanlar”, var olmayanın düşüncesine -etkileşim ve gözlem imkanımız olmadığından- erişemeyeceğimizden var olmayanın düşünebilme yeteneğine dair bir kanıya varamayız. O zaman şu savı ortaya atmak mümkün gibi: “Varlık düşüncelerini başka varlıklara aktarabildiği müddetçe vardır.”

Bu sefer iki temel sorun ortaya çıkıyor: Birincisi, varlığın var olma koşulu başka bir varlığın var olmasına bağlı. Yani bir varlık var olmalı ki ona düşünce aktarabilerek diğer varlık da varlığını ortaya koyabilsin. Bu problem fizikteki temel problemlerden birinin analojisi olabilir: Kütle nedir? Fizikte ölçebildiğimiz en önemli ve belki de tek şey “yer değiştirme”dir. Bir cisme bir kuvvet uyguladığımızda bunun birim zamandaki yer değiştirmesini ölçerek cismin hızını, ve cismin bu yer değiştirmeye karşı gösterdiği dirence bakarak kütlesini ölçebiliyoruz. Kütle dediğimiz klasik Newton yasalarınca bir cisme uygulanan kuvvetin o cismi hızlandırmasına karşı gösterdiği direnç diyebiliriz. Cismin kütlesi ne kadar büyükse cisme uygulanan kuvvete karşın hızlanması da o denli yavaş olacaktır, kütle hızlanmaya karşı bir direnç olarak karşımıza çıkacaktır. Ancak şöyle bir durum söz konusu: Diyelim ki evrende yalnız tek bir cisim var. Bu cismin kütlesinden bahsedebilmek mümkün müdür? Kütlesinin var olup olmadığını ölçmek için cisme bir kuvvet uygulayıp yer değiştirmesine bakmamız gerekiyor fakat burada yine iki temel sorun ortaya çıkıyor: birincisi, cisme kuvvet uygulamak için bizim de var olmamız gerekmekte, fakat o cisimden başka evrende hiçbir varlık yoksa cisme nasıl kuvvet uygulayacağız, dahası biz de var olmadığımıza göre cismi nasıl gözlemleyeceğiz? Diğer sorun ise yine gözlemle ilgili: bir cismin yer değiştirmesini ölçebilmek için bir koordinat düzlemine ihtiyacımız var. Bu koordinat düzlemi belirli cisimleri referans alarak sabit durmalı ve ölçümü yapacağımız cisimden bağımsız olmalı. Fakat evrende ölçümü yapacağımız cisimden başka bir varlık yoksa, koordinat düzlemimizi neyi referans alarak konumlandıracağız? Yalnızca ölçüm yapacağımız cisim var ise alınacak her koordinat düzlemi merkezini o cismi seçerek oluşturulmalıdır ki o zaman da cismin konumundaki değişimi ölçmemiz imkansızdır. Sahi bir konum değişimi ölçebilmemiz için önce kuvvet uygulamamız gerekiyordu; ancak daha kuvvet uygulayamadık ki… Kısacası soru şu: evrende yalnızca tek bir cisim var olsaydı bu cismin kütlesinden söz edebilir miydik? Cevap fizikten ziyade felsefik duruyor. Burada kütlenin tanımı da önemli, çünkü kütleyi cisimler arasındaki etkileşim, ilişki ve konum değişimlerini ölçerek ve gözlemleyerek belirliyoruz. Eğer tek bir cisim varsa kütle felsefik bir soruna dönüşüyor. Şimdi varlık meselesine geri dönelim. Az önce varlığı yalnızca düşünebilen değil düşüncelerini aktarabilme yeteneği olan cisim olarak tanımladık. Düşüncelerini aktarabilmesi için ise bir başka varlığa muhtaç olduğu çıkarımını yaptık. Ve yine aynı fizikteki kütle problemi gibi, tek bir varlığın var olduğu bir evrende varlıktan söz edebilir miyiz sorusunu ise cevapsız bırakmak durumunda kalıyoruz.

Yaptığımız varlığın var olma konusundaki tanımın diğer problemi ise şu: Varlık düşüncelerini aktarabilme becerisinin gelişkinliği ölçüsünde vardır. O zaman buradan dil felsefesine giriş yapmak gerekir; çünkü insan düşüncelerini dil yolu ile başkalarına aktarır, dahası dil felsefesine göre insan dilinin gelişkinliği ölçüsünde düşünebilir. Eğer kullanılan dil ne kadar gelişmiş ise düşünce de o kadar gelişkin olabilir. Fakat burada belki de atlanan nokta  sanat. İnsan sanatı kullanarak da duygu ve düşüncelerini ifade edebilme yeteneğine erişmiştir. Bir düşünceyi bir tablo ile, bir duyguyu bir beste ile anlatmak dil ile anlatmaktan bazen kat ve kat üstündür. Düşündüğünüzde Beethoven’in 9. senfonisini müziksiz yalnızca dil ile anlatmak imkansızdır. Belki notlarla mümkün olabilir, fakat notalar müziğin alfabesinden başka bir şey değil. Nota bilen bir kişi yalnızca notalara bakarak o müziği kafasında kurgulayabilir fakat müziğin kendi olmasaydı nota anlamsız kalırdı. Hiç nota bilmeyen bir insan da müziğin güzelliğine, duygusuna kolaylıkla varabilir. Notaları müziğin alfabesi olarak gördüğümüzde, durumu şu şekilde açıklamak belki de daha açıklayıcı: alfabeyi, okuma yazmayı bilmeyen bir insan da düşünebilmekte, düşüncelerini konuşarak aktarabilmektedir. Ona göre kitapta yazanlar yalnızca karmaşık çizimlerden ibarettir fakat düşünme yetisinde bir eksiklik yoktur. Çünkü alfabe dilin kendisi değildir. Aynı şekilde notalar da müziğin kendisi değildir, ve müziği gerçek anlamda anlayabilmek için müziğin ta kendisinin olması gerekir. Bu durumda şunu söylemek mümkün, duyabilen her insan müziğin dilini, görebilen her insan görsel sanatların dilini doğuştan bilir. Hatta Beethoven gibi duymayan biri de bir müzik dehası olabilirken, Eşref Armağan gibi doğuştan görme engelli biri de bir ressam olabiliyor. Burada daha önemli olarak karşımıza çıkan sorun düşünceyi aktarmaya çalıştığımız kişinin algı kapasitesi ve anlama kabiliyeti. Ne kadar dil ve anlatma kabiliyetine sahip olursak olalım karşımızdaki varlığa algılamadaki eksikliğinden dolayı düşüncelerimizi aktaramıyorsak bu bizim varlığımızı tehlikeye sokuyor. O halde varlığımız yalnızca diğer bir varlığın var olmasına değil, aynı zamanda onun algılama ve düşünceyi anlayabilme kabiliyetine de bağlı duruma geliyor. Bu ciddi bir sorun, çünkü kişinin varlığı kendisinden bağımsız hale geliyor.

Özetle var olmayanın düşünme yeteneği olmadığına dair ön kabulün ortadan kalkması ile varlığın var olma koşulunda ciddi değişiklikler ve sorunlar ortaya çıkıyor. Ancak var olmayanın düşünebilip düşünemediği konusunda bir bilgi edinmemiz de imkansız. Daha büyük bir sorun belki de var olmayanın ne olduğu konusunda, yani var olmayan bir şeyden nasıl bahsedebilmekteyiz? Bahsettiğimiz ya da düşünebildiğimiz her şey var olanın bilgisi üzerine, çünkü bir şeyi düşünebiliyorsak onun en azından kavramsal bir varlığından söz edebiliriz. Bu durumda varlığı tanımlama konusundaki en önemli sorun belki de var olmayanı tanımlama oluyor. Örneğin ruh var mıdır sorusunu sorarken var olma nedir, var olmama nedir ayrımlarını yapabilecek tanımlamalara ihtiyacımız var. Ruh demişken, yazıyı Woody Allen‘ın bir sözü ile tamamlayarak bu günkü düşünce selini hafif bir tebessümle bitirmek en doğrusu olacaktır:

Ruhum, bedenim olmadan da varlığını koruyacaksa hiç değilse kıyafetlerimin bol ve rahat olacaklarından eminim.

Akşam esintisinde düşünceler – 1

Hafif esen meltemin serinlettiği bir yaz akşamı geçiyor üniversitenin gençlerle dolup taşan kafesinde. Hınca hınç dolu bir bahçe, masalarda kümelenmiş insanlar… Kimi oyun oynuyor iskambil kartlarıyla, kimi yemek telaşında, sohbet muhabbet uğultularında… Yeni gelenler arkadaşlarını arıyor, tanıdık yüzler bakınıyor; bulanlar boş sandalyeleri taşlık zeminli bahçenin bir tarafından öbür tarafına taşıyor. Gülüşmeler, şakalar, eğlenceler, loş ışık ve radyoda hareketli gençlik şarkıları… Ağaçların arasına kurulmuş bu bahçe üniversite gençliğinin yaz akşamları saatlerini öldürmek için kullandığı uğrak mekan. Karasal iklimin yakıcı sıcağıyla geçen gündüzün ardından biraz olsun serin akşamlarda insanlar sosyalleşme çabasında, kiminin elinde biralarla, kimisinde ise tüten sigaralarla. Yazın bol ve ince giysileriyle genç kızların çıplak tenleri sergileniyor tüm güzelliğiyle adeta. Sanki hiçbir derdi yokmuşcasına insanların, tüm dünya gerçekliğinden soyutlanmış, sırf bir neşe ve eğlence içerisinde bir başka dünya… Kasada şirin bir kız duruyor, siparişleri yetiştirme telaşında. Belli ki harçlığını çıkarmaya çalışıyor. Esniyor ufak bir boşluk anında, yorulmuş olmalı saatlerdir bu keşmekeş ortamda ayakta durmaktan. Bahçeye sürekli bir hareketlilik hakim, az ileriki yoldan dolmuşlar geçiyor bir bir. Böylesi bir yer bir an için durup da insanlığı gözlemek, üzerine düşünmek için ideal bir mekan kimileri için, ki özellikle insanlığı anlama, olayları anlamlandırma, insanlar arasındaki ilişkileri gözlemleme çabasında olup da, bunlardan sosyolojik çıkarımlar yapma ihtiyacını içerisinde hissedenler için. Ya da sadece yan masadaki güzellik abidesi kızın gözlerine dalıp estetik ve güzellik hakkında düşünmeyi sevenler için.

Kovandaki arılar gibiyiz. Bu kadar sosyalleşmemizin nedeni birbirinize duyduğumuz ihtiyaç mı? Pek neden başkasına muhtacız da tek başına, yalnız bir birey olarak hayata tutunamıyoruz? Daha doğduğumuz ilk andan itibaren annemize olan muhtaçlığımız ile başlıyor olsa gerek her şey. Ya da bunun altında evrimsel süreci kapsayan çok daha derin sebepler olmalı. Zaten tüm canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için bir başkasına, bir başka canlıya ihtiyaç duymaz mı? Ya avlamak, ya beraber avlanmak, ya sevişmek için… Belki yalnız insan, paylaşmak için, duygu, düşünce, tecrübe ve bilgilerini… Hatta kimileri biz homosapienslerin hayatta kalıp da neandertallerin yol olmalarını onların çok da gelişmemiş olan sosyal hayatlarına bağlar. Bir birey edindiği bilgileri, tecrübelerini bir başkasına aktarmadan gelişme nasıl sağlanabilir ki? Her doğan birey sıfırdan başlar hayata böyle bir durumda, ve yalnızca kendi edinimleri ile veda eder hayata. Bizler ise insan olarak sosyalleştik, belki de fazlasıyla, ama gelişebildik mi? Teknolojik açıdan geldiğimiz sonuç olağanüstü düzeyde, doğayı alt etmeyi başardık. Kendi şehirlerimizi kuruyor, kendi çevremizi oluşturuyor, kendi şartlarımızı kendimiz belirliyoruz, aslında doğadan kendimizi soyutlayarak kendi kendimizi yok ettiğimiz gerçeğinin farkına varmadan. Bilgi ve teknoloji açısından ne kadar geliştiysek, canlı ve her şeyden önemlisi insan olma konusunda bir o kadar geriliyoruz. Önce kendi yarattığımız makinelerin esiri olduk, şimdi ise o makinelerin birer parçasıyız. Makineleşme konusunda çığır açtık ve sonunda ruhlarımızdan sıyrılarak beyinlerimizi duygusuz birer dişli çark yığınlarına dönüştürdük. Sevgi, özlem, umut, aşk geride kaldı, savaşı öfke ve nefret kazandı.

Her şeye rağmen bir akşam vakti bir üniversite kafesinde oturmuş müzik ve sohbet eşliğinde gülen, oyunlar oynayıp eğlenen her biri kendi güzelliğinde kızlar, erkekler, insanlar var. Bir de soyutlanmış beyinlerinden elinde kalem, düşüncelerini bir insandan ziyade kağıtlara döken bireyler… Hepimiz bir sürecin parçalarıyız ilerleyen, gerileyen, değişen, gelişen bir süreç. Ya süreci anlamaya çalışıp çıplak gerçekliğin korkutucu yüzüyle karşılaşarak aklımızı kaçırırız, ya da cehaletin mutluluk olduğuna kendimizi inandırıp bu süreçte bir mihenk taşı olmaktan ziyade kendi cahil mutluluğuyla yaşamış bireyler olarak hayata gözlerimizi kaparız. Her ne olursa olsun bu hayat yaşanıyor, üstelik herkesin kendi özgür(!) seçimleriyle.

Marilyn ile Bir Haftam

Son birkaç yıl içerisinde sinemaya az gittiğimi farkettim ve vaktim oldukça, vizyonda da iyi bir film varsa sık sık gitmeye karar verdim. En son izlediğim film oldukça çok uzun bir bekleyişin ardından vizyona giren Midnight in Paris olmuştu ve beklediğime de değmişti. Dün ise birkaç gündür merak ettiğim My Week with Marilyn filmine gitme fırsatı buldum, hazır fırsat bulmuşken de aklımda kalanlarla değerlendirmek istedim.

Simon Curtis’in yönetmenliğinde çekilen ve yaşanmış olaylara dayanan film Colin Clark isimli 23 yaşındaki şanslı bir gencin  1956 yılında İngiltere’de bir film çekimi sırasında Marilyn Monroe ile arasında geçen olayları ve anılarını anlatıyor. Oxford’da okuduğu bölümü bırakarak film sektörüne girmeye gönüllü Colin ailesine ve daha da önemlisi kendisine kendini kanıtlamak için bir film çekiminde görev almaya çalışması ile başlıyor. Oldukça sabırlı ve kararlı bir bekleyişin ardından The Prince and the Showgirl isimli Marilyn Monroe’nun da yer aldığı bir filmin çekimlerinde 3. asistan olarak görev alıyor. Bu görev süresi içerisinde Marilyn ile tanışması ve aralarında doğan duygusal bağ filmin ana konusunu oluşturuyor.

Filmde Marilyn Monroe’nun karmaşık ve farklı yaşamıyla onun iç dünyasına Colin’in gözünden tanıklık ediyoruz. 3. evliliğini yeni gerçekleştiren ve film çekimi için İngiltere’ye gelen Marilyn Monroe’nun, çekimler sırasında diğer aktörlerle arasındaki gerginliğe ve perde arkasındaki özel yaşamı hakkında gerçek bir hikayeye konuk oluyoruz. Ve konu Marilyn Monroe gibi bir güzellik tanrıçası olunca da sıkılmadan zamanın nasıl geçtiğini dahi anlamıyorsunuz.
Simon Curtis’in ustalıkla yönettiği filmde Marilyn Monroe rolünü Michelle Williams üstleniyor ve bunu büyüleyici bir performans ile izleyiciye sunuyor. Açıkçası Michelle Williams’ın tüm güzelliği sonuna kadar kullanılmış, hatta bu rolü ona pek çok ödülün yanında önümüzdeki Oscar ödülleri için adaylığı da kazandırmış. Film sadece Michelle Williams’ın üstün performansını izlemek için bile

görülmeye değer. Onun dışında Toby Jones, Dominic Cooper gibi tanıdık isimler de filmde başarılı performansları ile göz dolduruyor. Kostümlerle ilgilenen bir kızı canlandıran  Emma Watson biraz sönük kalsa da filmin ana karakteri Colin Clark rolünü üstlenen Eddie Redmayne da üzerine düşeni fazlasıyla yapıyor.
Film İngiltere’de geçtiğinden pek çok eski mekanı görme şansımız mevcut. Şatolar, yeşillikler içerisindeki şahane göller, eski tip kır evleri… Filmin atmosferi de konuyla son derece bütünleşik. Zamanın arabaları insanı etkilerken kostümler de dönemine uygun, son derece özenle seçilmiş.

Lafı fazla uzatmaya da gerek yok, konu Marilyn Monroe ve mekan da 1950’lerin İngilteresi olunca meraklılarının mutlaka görmesi gereken bir film. Ben filmi oldukça beğendiğimi belirteyim. Her ne kadar filmin sonunda buruk bir mutluluk ile ayrılsanız da filmin kısa sürede yaşattığı duygular güzel. Bu aralar sinemaya gitmek isteyenlerin Marilyn ile Bir Hafta filmine bir şans vermelerini tavsiye ederim.

Pet Şişenin Altındaki Numaraya Dikkat!

Çoğumuz bakkaldan aldığımız 50 cl pet şişelerini tekrar tekrar doldurup kullanıyoruz. Fakat plastik olan bu şişeleri sağlık açısından bu şekilde kullanmak doğru mudur diye pek düşününmüyoruz ya da zararlı olduğunu bildiğimiz halde pek de takmıyoruz. Farkettiyseniz belli süre kullanılan şişede kötü bir koku yer alıyor, bazı şişelerde ise hiç olmuyor. İşte tüm bunların nedeni şişenin yapıldığı malzemede yatıyor. Peki hangi malzemeden yapıldığını, tekrar kullanılabilir olup olmadığını nereden bileceğiz.

Pet Şişenin Altındaki Numaraya Dikkat! yazısına devam et

90’lardan Günümüze Türk Dizilerindeki Bariz Değişim

90’ların dizilerini hatırlar mısınız? Süper Baba, İkinci Bahar, Çiçek Taksi benim aklıma ilk gelenlerden. O yıllardan bu yıllara dizi sektörü bir hayli gelişti ama asıl değişim bence içerikte gerçekleşti. Bir karşılaştıralım, o günden bu güne ne değişti. 90’lardan Günümüze Türk Dizilerindeki Bariz Değişim yazısına devam et

Ufak bir beste: Blast

Pazar pazar evde oturmuş John Lennon’un Imagine isimli parçasını orgda çalmaya çalışıyordum, bu arada orgu bilgisayara bağlayıp da Reason 4 ile de biraz uğraşayım derken uzun zaman sonra ufak bir parça çıkardım. Her ne kadar çok orijinal bir parça olmasa da neşeli, eğlenceli bir şey oldu. 10-15 dakikada böyle bir parça çıktı, adına da Blast dedim. Beğeneceğinizi umarım.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

 

Twitter, Midas efsanesi ve M. Ali Birand vakası

Günün yükselen sosyal medya mecrası Twitter, peki kaçımız Twitter kullanıcısıyız? Türkiye’de Twitter kullanıcısı sayısı diğer ülkelere kıyasla bir hayli az, bunun bir nedeni de Twitter’ı tam olarak bilmediğimizden kaynaklanıyor. Sosyal medya deyince daha çok Facebook üzerinde konuşlanmışız biz. Bugün oturup twitter’ın güzelliklerinden, faydalarından falan bahsetmeyeceğim ama kısaca bir ne olduğundan söz ettikten sonra Twitter’ın aklıma getirdiği bir hikayeyle benzerliğini anlatacağım. Twitter, Midas efsanesi ve M. Ali Birand vakası yazısına devam et

New York’lu bir tüysüz*: Woody Allen

Woody Allen, favori yönetmen, aktör ve yazarım. Tüm kitaplarını okumuş, filmlerinin çoğunu izlemiş biri olarak hakkında uzun uzun bir inceleme, eleştiri yazabilirim, ama bunu daha sonraya bırakıyorum. Onun yerine bu yazıda sıkıldıkça tekrar tekrar elime alıp birkaç paragraf okuduğum, onun Türkiye’de yayınlanan son kitabı Tüysüz’deki İlk Denemeler’inden sevdiğim bir bölümünü alıntılayacağım. New York’lu bir tüysüz*: Woody Allen yazısına devam et

2011 Türkiye Konser Çılgınlığı

Nicelikten ziyade nitelikli konserler açısından zengin bir yılı geride bıraktık. 2010 yılında kimler gelmedi ki Türkiye’ye… Metallica, Megadeth, Anthrax, Slayer, Rammstein, Scorpions, U2, Eric Clapton, Ozzy Osbourne, Bob Dylan, ve daha sayamadığım niceleri… Her biri ayrı ayrı günlerce konuşulan pek çok konsere ev sahipliği yaptık geçen sene. Ama öyle bir sene geliyor ki akıllara zarar, ceplere ziyan. İşte 2011’de Türkiye’de gerçekleşecek bazı konserler. 2011 Türkiye Konser Çılgınlığı yazısına devam et